10 Eylül 2017

Okunanlar | İzlenenler Ağustos '17


    Fedailerin Kalesi Alamut - Vladimir Bartol
Koridor Yayınları

   Kitabın kurgusu önce bir kız çocuğun gözünden başlayıp daha sonra bir erkek çocuğunun hikayesiyle başlıyor. Bu hikayeleri okudukça Alamut ile ilgili bir şey okumuyormuşuz hissi verilse de sonunda sırlarla dolu o kaleye hikayelerle ulaşıyoruz. Aslında bir sürüklenme durumu oluştuğu için kitabı da elimden bırakamama ya da aklımdan çıkamama durumu oluştu. Öyle sırlarla, öyle akıl oyunları ile dolu bir kitap ki topluma dair tespitlerinin doğruluğu ise hayret ettiriyor. 

   

Dimple ve Rishi Tanışınca - Sandhya Menon
Misis Kitap

   Misis Kitap'ın üçüncü kitabı Pinuccia'nın çevirisi ile çıkınca heyecandan hemen okudum. Amerika'da yaşayan iki Hintli gencin liseden yeni mezun olup web tasarımcıları için açılan yaz okulu programında geçen maceralarını anlatan tatlı bir kitap. Fakat öncesinde Dimple'ın ailesi Dimple'a ideal Hintli kocasını bulması için dayatmalarından sonra ailesinin ona bu programa gitmesi için izin vermeyeceğini düşünüyordu çünkü ailesi kariyerinin ilerlemesindense evlilik hayatına adım atılmasının daha önemli olduğunu düşünüyorlardı. Fakat Dimple'ın ailesi Dimple için ayarladıkları Hintli çocuk Rishi'nin yaz okuluna gideceğini Dimple bilmediği için ailesinin onu yaz okuluna yollamasına şaşırmıştır ve macera da bundan sonra başlamaktadır. Asla sizi yormayan iki gencin tatlı anlarını ele alan tam da yaz için olan bir kitap. 

  Yine bu kitap ile birlikte sunum seti ise mükemmel olmuş. Hint temasında bir bandana, mis gibi kokan bir sabun ve kutusu, soğuk kahveyi yudumlamak için bir bardak ve kahve ile kesinlikle kitaba ayrı heyecan katıyor!


Venedik'te Ölüm - Thomas Mann
Can Yayınları

   2017'de 1001 kitaptan 17 kitap okuma etklinliği için bir madde Thomas Mann'dan bir kitaptı. Hal böyle olunca incelerden bir kitap olsun diyerek Venedik'te Ölüm'ü seçerek yaz günlerime karanlık bir kitap eklemiş oldum. Kısa olmasına rağmen yoğun bir kitap. Sanatın temel konularından biri olan 'Güzellik' kavramını, Venedik'e giden Aschenbach'in Polonyalı bir çocuk olan Tadzio'nun güzelliğinden büyülenmesiyle ele alır. Bu romandan uyarlanarak çekilmiş olan 1971 yapımı film de bulunmaktadır. 


Palmiyelerin Altında Steveson - Alberto Manguel
Yapı Kredi Yayınları

   Bayramda Ayvalık tatilimde Cunda Adası'ndaki Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı'nı gezdiğimde oradan ince bir kitap seçip bitirine kadar büyülü atmosferinde okudum. Tabii bu büyülü atmosfer ziyaretçi yoğunluğunun fazla olması sebebiyle kesintiye uğrasa da kendimi şunu hayal etmekten alamadım: Kış mevsiminde, adada kimsecikler yokken ve dışarıda esen rüzgarın pencereden fısıltısı duyulurken burada bir kitabın ve battaniyenin verdiği sıcaklıkla başka alemlerde dolanmayı düşünerek küçük ama huzurlu anlar düşlüyordum. 

  Hayallerimden uzaklaşıp kitaba gelecek olursak Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın yazarı olan Steveson'ın ömrünün son beş yılını geçirdiği Batı Samao Adaları'ndaki yaşamına değinen bir kitap. Kısacık belki ama bana fazlasıyla karanlık ve takip edilmesi zor bir kitap olarak geldi. Arka kapaktaki sanat ve yaşam üzerine düşünen bir roman cümlesine takılıp okumak istemiştim ama bu cümlenin karşılığını bana pek hissetiremedi. Anlayabilmek için tekrardan okumam gerektiğini hissediyorum. 


   Hafif romantik, hafif maceralı, hafif fantastik kısacası her şeyin olduğu ama beni yormayacak bir film izlemek istediğim için gözüme Woody Allen ve Scarlet Johansson takılınca 2006 yapımı olan Scoop filmini izlemeyi seçtim. Gazetecilik okuyan Sondra tatili için Londra'ya gelir ve kariyeri için büyük bir olay karşısına çıkar fakat bu olayı yakalabilmek ve doğru bir şekilde öğrenebilmek için kendisini de kurban etmek zorundadır. Aslında içinde korku öğeleri ve gerilim de barındırsa Woody Allen onları öyle güzel bir şekilde gösteriyor ki filmin akışına kapılıp gidiyorsunuz. Tahminden daha da güzel çıkan bir film oldu. 


  Her şeye sıfırdan başlayıp hayallerinin peşinden koşan insanların hikayelerini izlemeye ve okumaya bayılıyorum. Girl Boss ise vintage kıyafetlerden yola çıkıp Ebay'de satışa başlayan ve kendi markasını Nasty Gal olarak kuran Sophia'nın hayat hikayesinin abartlılı bir şekilde anlatıldığı 13 bölümlük 25 dakikalık bölümleri olan keyifli bir dizi. 


   Orphan Black'in 5. ve son sezonunu bu sefer haftalık olarak takip edebildim. 4. sezon biraz ara bir sezon gibi ağır ilerlemişti ama 5.sezon dizinin hızını tekrardan arttırdı. Efsane bir sezon olmasının yanı sıra yine her bölümünde Tatiana Maslany'nin oyunculuk yeteneği ile yine mest oldum. 


   Yeni başladığım bir dizi olan Halt and Catch Fire, servis sabahlarımın vazgeçilmezi oldu diyebilirim. Şuan 4.sezonun yeni bölümleri yayınlanıyor ve ben de 3.ü sezonu bitirip dizinin yeni bölümlerini yakalamaya çalışıyorum. Texas'ın 1980'lerinde geçen dizi bilişim sektörünün yükselişinde şirketlerin bilgisayar dünyasıyla ilerlemesini ve teknolojinin hızla ilerlemesini gösterip bu yeniliklerin arkasındaki insanların hayatını ele alan bir dizi. Özellikle bilişim sektörünün geçmişinde yolculuk etmek isterseniz keyif alacağınız bir dizi olacaktır.


   George Clooney ve havaalanı fotoğrafını görünce fazlasıyla merakladığım bir film olmuştu Up in the Air. 2009 yapımı olan filmde Ryan, yılın 290 gününü göçebe hayatı yaşayarak şirketin farklı yerlerindeki şubelerinde işten çıkarılma için görüşmeleri yapıyor. Şirkete yeni gelen Natalie ise bu görüşmelerin Skype gibi bir ortamda yapılıp havada uzun saatler geçirilmesinin gerek olmadığını söylemektedir. Kendisi de bu seyahatlere çıktığında fikrini tekrar sorgulaması gerektiğini düşünmektedir. Açıkçası çok bayılarak izleyeceğimi düşünmüştüm ama beklentilerimi hiç karşılayamadı. 


   Black Mirror'ın 2.sezonunu bitirdim ve her bölümde tüylerim diken diken oluyor. O yüzden art arda izleyince bir süre ara vererek diğer bölümlerine geçiş yapabildiğim bir dizi. 


  Tabii ki Ağustos ayının efsanesi Game of Thrones'un 7.sezonuydu. Genelde bekletip izlemeyi severdim ama bu sezon yapamayıp yayınlandığı ilk gün izlemeye çalıştım. Her bir bölümünden sonra ''Bu bölüm efsane!'' diğer bölümü izleyince ''Ama bu bölüm harika!'' diyerek 8.sezon gelene kadar çürüyeceğiz sanırım :(


14 Ağustos 2017

Kırtasiye Alışverişi #18


   Karman çorman bir kırtasiye alışverişi ile yine burdayım ve detaylara geçiyorum. 


   Kardeşim İtalya'ya gittiği için onu biraz uğraştırarak internetten bulduğum Roma'daki kırtasiye mağazası olan Vertecchi'ye yolladım. Bisküvili defter ve kupalar hariç hepsini görüntülü konuşarak dokunarak olmasa da hızlıca görerek aldırdım ve sonuçtan çok memnunum. Çünkü solda görünen ve aşağıda detay olarak verdiğim defterlerin kapağına kalitesine bayılmış durumdayım. Zamanında Disney store'a gidip valizimde yer olmayacağını bildiğim için kupalar alamamıştım ve bu yüzden bu fırsatı da değerlendirip iki kupa eklettim. Mickey'li olan daha bir hoşuma gitti *-*


   Defterler kabartmalı, altın yaldızlığı ve sayfa kalitesi mükemmel. Alman malıymış.


   Elimde bu altın yaldızlı zarf ve kart setinin bir küçüğü vardı ve onun İtalya ürünü olduğunu bildiğim için mutlaka bunlardan olacağını düşünmüştüm ve hiç yanılmadım. Bu sefer bir büyük boyunu ve mavi detaylı olanını aldım. 


   Geçenlerde İstanbul'a gittiğimde deli gibi merak ettiğim Miniso'ya uğradım ve tam beklediğim gibiydi fakat kırtasiye konusunda daha güzel ürünlerini bekliyorum. Oradan sticker ve şeffaf kalem kutusu aldım. Daha sonra Sakıp Sabancı Müzesi'ne uğradım da müze mağazasında istediğim kitabı indirimli bulmanın dışında her gittiğim müzeden aldığım parşömen kitap ayraçlarından aldım. Parşömen defter almamı ise diğer gidişime bıraktım çünkü tam içime sinen yoktu. Kahveli kalem kutusu ve kitap ayracı çok sevdiğim bir arkadaşımdan hediye ve bayıldım. Leuchturm defter ise Kalemlik sitesinde indirimli olunca elimdeki planner çizgisiz zor ve boyut olarak büyük gelince küçük noktalı deftere dönme planı yapıyorum ama üç dört ayı baştan toparlamak biraz zorlayacak gibi. 

Yine bunları kullanmaya kıyamama köşesine kaldırmamak dileğiyle :)

13 Ağustos 2017

Okunanlar | İzlenenler Temmuz '17


The Sleeper and The Spindle - Neil Gaiman

  Yaz ayları geldi, tatil başladı ve daha çok kitap okurum derken hoşgeldin iş hayatı :) Bu yüzden öğle aralarında veya akşam eve gelince okuyabilirsem artık kendimi şanslı hissediyorum. Onun haricinde kitapları eski hızımla bitiremeyince de çok üzülüyorum. Bu durumu nasıl atlatacağım bilmiyorum ama yavaş yavaş bir düzene oturacağını umuyorum. 

   The Sleeper and The Spindle, yüksek lisans tez savunmasını başarıyla atlatınca kendimi ödüllendirmek için kitapçıya attığımda karşıma çıktı. Neil Gaiman oluşu, kitabın ilüstrasyonlarla dolu oluşu, konusunun masallarla bağlantılı oluşu benim için kendime alacağım mükemmel bir hediye oldu. Hevesle o gün okumaya başlamıştım ama devamı gelemeyince aradan da süre geçince hemen tekrar başladım ve bitirmek için çok beklemedim. Konusu ise Pamuk Prenses ve Uyuyan Güzel masalının karışımı ama içinde karanlık büyünün ve karanlığın yayıldığı bir masal. Neil Gaiman'dan beklendiğim kurguyu tam karşılamasa da bana keyif veren bir kitap oldu. 


Kolera Günlerinde Aşk - Gabriel Garcia Marquez
Can Yayınları

   2017'de 1001 kitap okuma listesindeki kitaplardan biri Marquez'den bir kitap olunca listedeki bu kitabı seçtim. Temmuz ayımın ilk yarısı Kolera Günlerinde Aşk'la geçince bitirdiğime hem sevindiğim hem üzüldüğüm bir kitap oldu çünkü karakterlere çok alışmıştım. Onların zamana yenik düşmemeye çalışan aşklarına, yıllar boyunca birbirinden farklı yaşadıkları hayatlara ama bir şekilde hep hayatlarının birbirine dokunmasına çok alışmıştım. En başlarda, Marquez'in olayı detay detay işlemesi beni zorlamıştı ama okudukça anladım ki o detaylar öyle kolay kolay unutulcak gibi değilmiş çünkü o detaylara anlatmak istediklerini gömüp derin izler bıraktıracak duyguları yansıtmış. Zordun ama güzeldin Kolera Günlerinde Aşk!


  7 bölümlük efsane bir mini dizi olan Big Little Lies kadrosuyla hemen ilgimi çekti. İlk bölümü ve gittikçe her bölümü ilginçleştikçe bitirmeden duramadığım bir dizi oldu. Ortada bir cinayet var ama katil yok suçlananlar ise her birinin birbirinden farklı hayatları olan bu üç kadındır. Kaliforniya Monterey'de çocuklarını birinci sınıfa götüren annelerin hayatları memnuniyetsizliklerle veya durumularını kabul etmeye çalışmakla geçer fakat ortada haksızlıklar da çoktur ve cinayet sorgulaması vardır. Kurgusu, sinematografisi ve kadının gücünü buram buram hissettiren mükemmel bir dizi. 


   Geçen ay The Hundred Food Journey izlediğimi Instagram hikayesinde paylaşınca The Lunchbox'ı izlemem tavsiye edildi ve izlerken nasıl keyif aldım anlatamam! Hindistan'da çalışanlara yemekleri sefertası sistemi ile ulaşıyor. Bu yüzden Ila'da her gün kocasına yollayabilmek için sefer tasını çeşit çeşit yemeklerle donatıyor ve bu yemeği o kadar güzel yaptığına inanıyor ki akşam eve gelince kocasının hiçbir şey söylememesine anlam veremiyor. Fakat eşiyle konuştuğunda anlıyor ki yolladığı sefertası başka birine gidiyor. Bunu izah etmek için de sefertasıyla birlikte bir yazı yolluyor ve böylece mektuplaşmalar yemek üzerinden başlıyor. Konusu o kadar güzel ki sonunda biraz hayal kırıklığına uğradım ama belki de film için beklenmedik bir son da olabilir. 
   


   Black Mirror nedense başlayamaya çekindiğim dizilerden biri olmuştu. Her bölümünü birbirinden bağımsız ve tema olarak teknolojinin karanlık taraflarını gösteren bir dizi. İlk bölümü izlediğimde beni çok cezbetmedi ama 2.bölümü izliyorum diye 2.sezonun son bölümünü izlediğimde dizi beni kendisine tam anlamıyla çekti. 1.sezon 3.bölüm ise üstüne düğündüğüm bir konu üstüne dizinin çekildiğini görünce insanı hayretlere düşüren bölümleri olacağını gösteriyor. Bu diziyi ard arda izlemek yerine film izleme isteğim gelince sindire sindire izlediğim bir dizi oluyor. Bu yüzden hemen bitirmeyi hedeflemiyorum. 


   Beauty and The Beast 3.sezonda yarım bıraktığım bir diziydi ama 4.sezonun son sezon olduğunu öğrenince oyuncularını sevdiğim, New York sokaklarını gösterdiği ve birazcık da nasıl bitirecekler merakı olduğu için tekrar izlemeye başladım ama sezonun ortaları hiç geçmek bilmedi. Artık bir süre sonra diziyi hızlıca geçerek bitirdim. Sonunda bitirdiler bu diziyi çünkü gereksiz uzatıp oyunculara yazık ettiler. 


   Filmi izlemeden çok seveceğimi düşünürek açtım ve özellikle sinemada izlemek istediğim bir filmdi ama kaçırdım. İngiltere'de geçen dönem filmi olmasına rağmen hiç beklentilerimi karşılamadı ve beni çeken yanı çok olmadı. Bu durumu ya çok uykuluyken izlediğime bağlıyorum.


   İspanya'da geçen bir kadının Julieta'nın öyküsü olan filmde hayatını değiştirmeye çalışan bir kadını görüyoruz. Kendisi için belki de en zor karar olan ülkesinden taşınma fikrini hayata geçirecekken bir gün hiç ummadığı birisi ona hiç ummadığı bir haber verir ve taşınmaktan vazgeçer. Bunun nedenini ise geçmişine bakarak öğreniyoruz. Son zamanlarda en çok sevdiğim filmlerden biri oldu. 


   Böylece Temmuz ayı'nı da geri de bıraktık. Daha güzel geçecek kitaplarla filmlerle dolu aylar diliyorum.

9 Temmuz 2017

Okunanlar | İzlenenler Haziran '17


Masaldan Öte Melete - Kat Howard
Misis Kitap

  Masaldan Öte Melete, yeni bir yayınevi olan Misis Kitap'ın çıkardığı ikinci kitabı ve merakla beklediğim bir kitaptı. Kitabı isterseniz sunum setiyle de alabilirsiniz ve bence öyle almanızı tavsiye ederim çünkü içinde enfes kokan bir mum, kendi masalınızı yazmanız için bir el yapımı defter ve kalem bulunmakta. Ayrıca bu muhteşem ortama eşlik etmesi için de paketi açtığınızda buram buram kokan bir paket kahve. Çok özenilerek hazırlanmış bir set ve kitap da aynı özenle yayına hazırlanmış. Bu özenle de nice nice kitaplar çıkacak eminim çünkü yayınevinin arkasında sevdiklerim var. 

  Durum böyle olunca kitabı hemen okumaya başlayıp kısa bir süre içinde de bitirdim. Açıkçası geçen aylarda gelen yoğun tempoda istediğim hızda kitaplarda ilerleyememin de bir çaresi oldu. Bunun nedeni ise içine kitabın kurgusunun yavaş yavaş bağlaması, içinde sanat okulu, periler, kız kardeş ve arkadaşlık bağları ile merak duygusunu da güzelce yerleştirmesi olmuş. Arada uzayan kısımlar olsa da genel olarak beni durumumdan kurtardığı için ilaç gibi geldi diyebilirim. 


Damızlık Kızın Öyküsü - Margaret Atwood
Doğan Kitap

  Yıllardır ülkemizde basılmayan kitap dizisi yayınlanınca sonunda tekrar basıldı. Basımı olmayınca soluğu sahaflarda bu sefer almadım çünkü ileri ki yıllarda bir gün mutlaka okurum diye aklımın bir köşesinde duranlardan biriydi. Fakat dizisinin fragmanını görünce diziye başlayabilmek için öncelikle kitabı okumak benim için bir şarttı. Bu yüzden büyük bir heyecanla başladım. İtiraf etmeliyim ki okumadan önce biraz sıkılacağımı düşünüyordum daha hiç bir bilgim yokken. Fakat tam bir bomba etkisiyle benim düşüncelerimi patlattı, attı. Her bir satırını merakla, ilgiyle ve üzülerek okudum. Böyle bir dünya olmasın diye de devam etti çünkü eğer birisi böyle bir şey yazdıysa bu bir ihtimal dahilinde olabilir. Belki de bilmediğim yerlerde bunun da yaşanabilmesi olası. 

  Konusu ise kısaca şöyle: Amerika Birleşik Devletleri'nde kadınların doğurganlık oranlarının düştüğüne ve bu durumun tehlikeli boyutlara ulaştığını söyleyen bir gizli grup var. Ayrıca kadınların kariyerlerine odaklanmasının da doğurganlık durumu etkisi olduğunu iddia eden bir grup bir nevi darbe yaparak ülkedeki bu durumu kontrole almak için yönetimi ele alıyor. Bazı insanlar Kanada'ya kaçıyor, kaçamayanlar ise yönetime zorla boyun eğdiriliyor ve doğurgan kadınları yurtlara hapsedip sadece doğurganlıklarına odaklanmalarına yönelik kilise eğitimi ve inanç veriyorlar! 

   Bu yazdıklarım sadece küçük bir kısmı ama kitaba devam edebilmek için iyi bir ruh haline sahip olunması gerektiğini düşünüyorum çünkü olayları kaldırabilmek zor oluyor ama yine de bu kitap mutlaka okunmalı!


   Snapchat sohbetlerinden birisinde bana gelen film tavsiyesi Sing Street filmi idi. Daha önce hiç bir şekilde ne afişine ne konusuna rastlamıştım. Film oyuncularının ise çoğunu tanımıyordum sadece filmin yönetmeni önceden izlediğim film olan Begin Again'in yönetmeni ve film yine müziklerle dolu, ki fragramanını izleyince filmi beğeneceğimi düşünüdüm. Ayrıca 80'lerdeki o elektronik ve çılgın renklerdeki durumu pek sevmesem de bu film 80'lerde geçiyor ve ben bayıldım. 

  Dublin'de yaşayan genç bir çocuk ailesindeki maddi sıkıntılar nedeniyle yeni bir erkek ortaokul-lisesi gibi bir okula başlar ve ilk gününden okuldaki sıkıntılar da başlar. Okulun bahçesinde dolanırken bahçenin karşısındaki bir binanın merdivenlerinde oturan bir kıza rastlar ve vakit kaybetmeden kızla tanışmak ister. Tanışma bahanesini de anında uydurduğu bir nedene bağlar: Kurduğu grup (aslında olmayan) video klibi çekecektir ve kıza da oynayıp oynamayacağını sorar. Kız da demo kaydı dinlemeden karar vermeyeceğini söyler. Böylece okuldaki tek arkadaşıyla birlikte grubu kurmaya çalışırlar. Devamı ise harika!


   Eskiden 90'larda çekilen filmleri çok sevmezdim ama son dönemlerde bir izleyesim geliyor. Geçen ay Julia Roberts'tan gittiğim gibi bu ay da Notting Hill'i seçtim. Başarılı bir Amerikalı oyuncu olan Anna film çekimi için Londra'ya gelir ve bir gün merkezden uzak, seyahat üzerine kitapların satıldığı bir kitapçıya girer. Dükkan sahibi olan Hugh, Anna'nın hayranıdır fakat ona hayranı olarak davranmayıp herhangi bir vatandaş olarak davranır. Anna çıktıktan sonra dükkanı kapatır ve dışarıya çıktıp dolandığında Anna ile çarpışırlar ve portakal suyu ikisininde üzerine dökülür. Tam bir nostalji. Ben izlerken bana çok çok iyi geldi.


   Kitabı bitirip hemen diziye başladım. Fakat internette sadece BluTv'de bulabildiğim için deneme süresiyle izledim. Damızlık Kızın Öyküsü'nde anlatıları çok başarılı bir şekilde yansıtmış ve anlatmadığı kısımları da ikinci sezonda anlatma ihtimali olduğunu internette yorumlarda yazmışlar. Ne kadar doğru bilemiyorum ama ikinci sezon nasıl olacak merak içindeyim. 


   Blutv deneme üyeliği hazır varken ne izleyebilirim diye baktığımda bu filmi bulabildim çünkü doğru düzgün film çok az ve olanları da izlemişim. Bu film de listemdeydi ama afişi görünce izlemeyi unuttuğumu fark ettim. Dr. Alice Amerika'da dil biliminde çok başarılı ve güzel bir aileye sahip olan bir profesördür fakat kendisine genetik bir şekilde geçen Alzheimer hastalığına yakalanıp maalesef hızlı bir şekilde de hastalığı ilerler. Filmde de başarılı bir insanın bu hastalıkla savaşmaya çalışma mücadelesi yansıtılıyor. Filmde eksikler olsa da beğendiğim yerler olsa da bu mücadeleyi izlemek üzüyor. 
   


   Hala Blutv üyeliğim devam ederken listemde olan Victoria dizisini izledim. Queen Victoria'nın genç bir kız olarak başladığı görevinde kendi yerini sağlamlaştırma sürecini ve evliliğinin başlarını gösteren bir dizi. Victoria ve Netflix'in Queen Elizbeth II anlatan dizi olan The Crown dizisinde kraliçelerin evlilik sorunlarının benzerliği dikkatimi çekti. Fakat The Crown daha karanlık bir dizi iken Victoria yanında biraz genç dizisi gibiydi. 


   DC Comics ya da Marvel karakterlerinin olduğu filmleri artık eskisi gibi sevmiyorum ve bana bazıları çok gürültülü geliyor. Bu yüzden bazı fimleri asla kaçırmam. Wonder Woman'a gidip gitmemek de kararsızdım fakat fragmanı izleyince bunu kaçıramam oldu. Sonuç: Soluğu sinemada aldım ve muhteşemdi!


   Yıllar yıllar sonra tekrar bir Kore dizisi izledim çünkü W dizisinin beğenildiğini çok duymuştum ve ne zamandır aklımdaydı. Hazır boşluktayken başladım ve beni çok şaşırttı. Erkek karakter Korelilerin çizgi romanı olan manhwa aksiyon çizgi romanının baş karakterlerlerinden birisi. Manhwa çizeri ve kızının hayatı ise yarattıkları bu çizgi dünyasıyla karşı karşıya kalır. Beni şaşırtan ise genelde Kore dizileri 7. veya 12. bölümlerden sonra durgunlaşır romantiğe bağlayıp dururlar. Bu dizide bekledim bekledim olmadı ve her bölümü efsane olmuş. Başarısı ve popülaritesi de buradan geliyor olmalı. Beni, benzer şekilde gelişen Kore senaryolarından bayılma durumumu bu dizi ile sonunda atlattım.


   Yine Blutv üyeliğindeyken izlediğim bir film. Sinemalarda gösterimiyle kitabıyla beraber çok popüler olmuştu ve ben de izlemeyi reddetmiştim. Yıllar sonra karşıma çıkınca artık izleyebilirim dediğimde ise beni farklı farklı ülkelere götürdü. İtalya'da gününü gün edip gezerken, Hindistan'da meditasyon ile dinlenip ve Bali'de aşkını bulan Liz ile birlikte dolanıyoruz. Biraz uzun ama gezmek isterken gezemeyince film bizi hiç değilse gezdiriyor. 


   Bu filminin afişini blutv uygulmasında görünce ve gece gece ne izleyeceğime karar veremeyince başladım izlemeye. New York'tan Boston'a gece trenine binecek olan Brook'un çantası çalınmıştır ve trene yetişebilmek koşturarak istasyondadır fakat trenini kaçırmıştır. Elinde de hiçbir şey olmadan istasyondan dışarı çıkar. O sırada Nick durumu bilmeden yardım edebilmek amacıyla peşinden gider. Gece boyunca Brook'u Boston'a yetiştirebilmek için çırpınır ve sabaha kazar süren bu maceraya da izleyici sürükler. Bilinen romantik filmlerden farklı ve hatta romantik değil de arkadaş olarak gelişen ve birbirlerinin hayatlarına etki ettiklerinin samimiyeti çok güzel bir şekilde yansıtıyor. 

   
   Blutv'de izlediğim en son diziydi Good Girls Revolt. 60'lar sonu ve 70'ler başını ele alan bu dizide Time dergisi gibi bir dergi ofisinde kadınların geriye atılmasını ve kadınların bu geleneği yıkmaya çalışmasını ele alıyor. Diziyi çok beğendim ama sanırım sadece tek sezon veya devamı iptal edilmesi beni çok üzse de diziyi çok sevdim. 


   Kendi başımayken korku ve gerilim tarzı filmleri izlemeyi tercih etmesem de arkadaşımla birlikte olunca biraz da onun zoruyla bu efsane filmi izledim. 1950'lerde bir adada tedavi edilen akıl hastalarının kaldığı koğuşta bir katilin kaybolması üzerine iki polisin bu adada incelemesini ele alırken izleyeciyi de akıl oyunlarını çözmeye davet ediyor. Çok beğendim ve hatta sabırsızlığımla bazı kısımlar çabuk ilerliyebilir mi diye aklımdan geçirip durdum.



   Hindistan'da bir lokanta işleten ailenin mekanı bir yangın kundaklamasıyla yok olurken ailenin geri kalanları göç ederek İngiltere'de bir mekanda kurup hem yemekleri yapıp hem de işletirler.  Fakat ile araba ile yeni bir göç yolunda Fransa'nın küçük bir kasabasında arabaları bozulur. Aile babası ise bunun bir işaret olduğunu düşünüp Fransa'nın bu küçük yerinde Hint restorantı açmayı düşünür fakat çocukları bunun delice olduğunu düşünüp burda kalmaması için ısrar etseler de başarılı olamaz. Hemen yolun karşısında ise yeni bir Michelin yıldızı almaya çalışan lüks bir Fransız restorantı vardır. Böylece bu iki restorant arasında savaş başlar. Çok çok samimi ve içimi ısıtan bir filmdi. Mutfağında yemek yapmayı öğrenmeyi izlemek ise bana çok keyif verdi. 


   Reign'in 4.sezonunu izlemeyi düşünümüyordum çünkü geçen sezon sıkılmaya başlamıştım ama bu sezonun final olduğunu öğrenince merakıma yenik düşüp izledim. Bu dizinin tarihi olup da müziklerinin günümüz müzikleri dinletmesi ve kostümlerini çok beğeniyorum. Onun dışında sonunda bitti diyebilirim ama sonunu neden aceleye gelmiş gibi bitirmişler anlayabilmiş değilim. Bu dizi, Victoria ve sonbaharda da The Crown dizisi ile fazlaca İngiliz tarihine maruz kaldığım için bir süre tarihi bir şey izlemek istemiyorum.


   Haziran ayı benim için yine dolu dolu bol izlemeli ve biraz da okumalı oldu. Bu dengenin yerlerini değiştirmem lazım fakat dizileri aktivite gibi işler yaparken de izlediğim için çabucak tükenip bitiyorlar. Ayrıca bu ay Imdb listelerimi de düzenleyince yine bir sürü izleyeceklerimin olduğunu fark ettim. Ne okunacaklar ne de izleyecekler hiç bitmiyor ve bu durum ise yetişebilmek adına daha da çok kamçılıyor. 

8 Haziran 2017

Okunanlar | İzlenenler Mayıs '17


   Mayıs'ın yarısında beni en çok yoran durumu atlatınca kendimi o özgürlükle kitaplara verdim. Okuldan mezun olmadan son bir kez kitapları ödünç aldım. Alanımla ilgili bunları incelemek o kadar keyifli ki ama en keyiflisi 1950'lerdeki reklamları incelemek oldu. Bu kitap hep elimde olsun istiyorum bir de 60'lar ve 70'ler için olanları. Bunların baskısı olmadığı için Amazon'daki satıcıların sattıklarını almak istediğimde iki kitap için bile kur farkında şimdilik verebileceğim bir fiyat olmadığı için askıya aldım. 


   Goodreads'te @bibliograf'ın  Matmazel Christina ile ilgili yorumunu görünce çok merak edip listeme almıştım. Hikaye Rumen folklorunun, gizemin, fantastik ve korku ögelerinin harmanıyla oluşmuş. Okurken kendimi o ürpertici kır evinde bulup kitapta geçen menekşe kokusuyla odaları dolaşıp karakterlerle birlikte korkuya geçtim. Kısaca duyusal olarak hemen hemen her hissi verdiği için kurguya ortak olmak daha da kolaylaşıyor. Arka kapağındaki bu cümle ise kitabı okutmaya yetiyor: ''Rüyaların, aynı anda birçok kişi tarafından, insanın göremediği ama yakınında hissettiği birçok kişi tarafından görülmesi mümkün mü?''

  Bundan sonra ise Anayurt Oteli'ni okudum. Biraz içimi karartsa da hiç aklımda yokken bir yerde beklerken elimdeki Matmazel Christina bitince bunu hemen alıp başlamıştım. Bu kadar karatıcı olduğunu bilmiyordum bilseydim daha sonra okumayı tercih ederdim ama hiç değilse okumama eksikliğini tamamladım. 


   Mayıs ayının en harika anlarından biri ise 39 Basamak'ı izlemek oldu. Oyuncular zaten mükemmel ve onları canlı izleme isteiğinin yanı sıra fotoğraflarda kostümler ve sahne tasarımı ki çok güzel görünüyordu. Bu yüzden ekstra bir merakla izledim ve mükemmeldi o kadar bayıldım ki anlatamam. 


   Moana hakkında diyebilecek bir şeyim yok o kadar güzeldi. Sahneler, renkler adeta bir şölen ve hikayesi içinde bize anlatılanları da içerdiği için bunların da uyarlamasını görmek daha da güzel yapmış.



   İzlemeye başlamadan önce bu kadar keyif alacağımı düşünmüyordum ama bayıldım, çok keyifliydi. Doris, annesiyle yaşayıp ona bakmak için hiç evlenemeyen bir kadın. Bir gün şirkete gelir ve asansörde birisiyle genç ve karizmatik biriyle (New Girl'deki Schmidt) kısa bir sohbet eder, üstüne çantasındaki kurşunkalemi (ç)alar çünkü eşyaları biriktirme huyu vardır ve aklından türlü türlü şeyler geçer. Ofisine geçtiğinde bakar ki o kişi ofiste yeni işe başlayacak olan sanat yönetmenidir. Daha sonra o gence ulaşabilmek için sahte bir Facebook hesabı açar, tesadüfen ordaymış gibi o gencin en sevdiği elektronik bir grubun konserinde karşılaşır. Böylece ona hep yakın olmaya çalışır ve böylece devam eder. Çook eğlenceli ve güzeldi. 

   
   Karayip Korsanları için sinemaya giderim diye düşününce bölük pörçük bildiğim filmleri baştan izleyeyim dedim. Bu yüzden bunu izledim ama istediğim kadar tat alamayınca diğerlerini izleyesim gelmedi. Belki ara ara bakarım artık. 



  Kadro çok güzel ama benim için izlediğim en gereksiz filmlerden oldu hiç beğenemedim. 



  Opera sahnesinde Bach Alaturka-Danzon balesi vardı. Danzon benim hayatımın müziği diyebilerim bunun için kaçırmak istemedim. Her zaman hoparlörle duyduğum notaları baleyle birlikte duymak tüylerimi diken diken etti. Görsellik, dans ve Danzon'daki o geçişlerle o kadar uyumluydu ki bayıldım. Bach'ın Alaturka esintileri baleyle o kadar güzeldi ki sadece arkada verilen görselliği çok beğenemedim ve Danzon'da öyle olursa diye korkmuştum ama Danzon kısmı mükemmel olmuş. 



  Bu ay sanki korku temalı bir ay oldu ve merak ettiğim Pan'ın Labirenti'ni izledim. Posterin güzelliği filmi anlatıyor. Savaş döneminde küçük bir kızın keşfettikleriyle film ilerliyor ama başındaki zalim üvey baba yüzünden çok üzülüp çok gerildim. Film muhteşemdi. 



   The collection Amazon'da ilk yayınlanmaya başladığında çok ilgimi çekmişti ama daha sonra izleyecek yer bulamayınca unutmuşum. Yakınlarda gezinirken eklendiğini fark ettiğimde ise hiç vakit kaybetmeden izlemeye başladım. Paul Sabine adlı tasarımcı Fransa'da savaş döneminden hemen sonra Paris'i modanın merkezi yapması için görev alır. Kendisi terzi olmasına rağmen tasarımları bir tasarımcı kadar iyi değil ve bu yüzden kardeşinin (Tom Riley, Da Vinci's Demons'tan) tasarımlarını kullanır. Arkaplanında ise cinayetler ve politik sorunlar var. Bu yüzden bir yandan elbiselerin oluşum sürecini izlerken bir yandan da gerilerek bölümler ilerliyor. Sezon 8 bölüm ve her biri bir saat olunca merakımdan 1 günde bitirebildim diyebilirim. 



   Mayıs ayının diğer güzelliği ise Bir Delinin Hatıra Defteri. Gidemeyeceğim diye  çok üzülüyordum ama günü denk çok mutlu oldum. Şansıma girdiğimde ikinci sırada ama ama adeta en önde izlermişcesine bir yer bulunca Erdal Beşikçioğlu'nu yakından izleyebilmek sanki bir an gerçek bir yerde değilim gibi hissettim. İrfan Demirbaş sahnesinde koltuksuz sıralama olduğu için iyi bir yer bulabilmek için oyundan bir saat önce gelip sırada bekleme sorunu var sadece ama değiyor. 



  Son zamanların efsane dizisi olabilir. Biyografik olan dizi 1960'ların filmi olan What Ever Happened to Baby Jane? film setinde neler olduğuna dair başlıyor. İki başrol oyunca Joan ve Bette birbirlerinden hiç haz etmezler ve resmen kan davalılardır ama popüler kalmak, şöhretlerinden kopmamak için bu filmde oynamayı kabul ederler. Devamında ise türlü türlü oyunlar. O dönemin Hollywood sahnesini hatta Oscar törenini, arkaplanını, oyuncuların yaşamlarını görmek ve devamında neler yaşadıklarını izlemek tabii bir de 60'lı yılları izleyebilmek diziyi bir günde durmaksızın izlememe neden oldu. 



   Oturup etamin işlediğim için diziler su gibi akarken biraz da film izlemek istedim ama biraz nostaljik ve romantik bir şeyler arıyordum. Bir süredir de aklımda Pretty Woman çalarken hiç izlemediğim filmi izleyeyim dedim ve sonuç hala aklımdan şarkı çıkmıyor :). 



  Efsaneleşmiş filmlerden biri Leonardo DiCaprio ve Tom Hanks güzel bir senaryoda denk gelirse nolur. 1960'ların sonu ve 70'lerde geçen gerçek bir olayı ele alıyor. Frank yaşanan olaylardan dolayı evden kaçınca parasızlıktan dolayı babasının verdiği çekler ile bankaları dolandırmaya başlar ve bu milyon dolarlarca devam edip ülkenin en aranan ama bulunamayan ismi haline gelir. Sonunu ise hiç öyle olabileceği aklıma gelmezdi. 


   Hayatımın en stresli dönemimi geride bıraktıktan sonra kendimi ne kadar kitap, dizi, film, sahne varsa verdim gibi oldu çünkü bunları yapabilmeyi o kadar özlemiştim ki hepsi bana çok iyi geldi.