21 Ekim 2018

Okunanlar | İzlenenler Mayıs '18


Tess of d'Urbervilles-Thomas Hardy
Altın Kitaplar

Fakir bir aile olan Durbeyfield’ler, köylerindeki peder sayesinde çok varlıklı bir aile olan d’Urberville ile akraba olduklarını öğrenirler ve zenginliğe ulaşacakları için çok mutludurlar ama bu ailenin bütün fertleri ölmüştür. Bu yüzden, ortada ne köşkleri kalmıştır ne de herhangi bir mal varlıklıları. Umutları suya düşün bu aile günün birinde, d’Urberville ailesinden birilerinin hala yaşadıklarını öğrenirler ve büyük kızları olan Tess’i, aileyi fakirlikten kurtarması için erkek kuzeni olan Alec d’Urberville’e yollarlar. Tess’in geleceği ise bu yolla birlikte sonsuz çabalamalara doğru ilerleyecektir. Thomas Hardy, karamsarlığı, umutsuzluğu ve pişmanlığı o kadar iyi anlatıyor ki okudukça sanki bir Yeşilçam filmindeki fakir ama gururlu bir kızımızın girdiği her yolda bataklığa batmasını izlerken verdiği sinirlenme hissini anımsatıyor. Bu kitaptan uyarlama olan 1979 yapımı Tess filmini yöneten Roman Polanski ise o Yeşilçam hissini bıraktırıp muhteşem bir dram izletiyor ve filmin müzikleri ise bu mükemmelliği taçlandırıyor. Açıkçası filmini kitaptan daha çok sevdim ve müziğini tekrar tekrar dinleyeceğim. 

@pinuccias ile konuşurken bu kitabın ne kadar çok farklı isimle çevrildiğini fark ettik. @pinuccias ilk ikisini fark etmiş, sonuncusu da benimle konuşurken ortaya çıktı :) Başka bir yayınevinden Teresa, Altın kitaplar’da Hayat Bağları, filmden sonra ise Tess diye başlık atılmış. Sanki hepsi başka kitapmış gibi düşünüp hepsinin aynı kapıya çıkması eski kitaplarda çokça yaşanıyor :)



Tiffany'de Kahvaltı-Truman Capote
Sel Yayıncılık

Yıllardır okunmayı bekleyen kitaplardan biriydi Tiffany'de Kahvaltı ama sayfaları çevirdikçe heyecanım o kadar azaldı ki bu kitap için mi bu kadar beklemişim dedim :( Yine de bu kitap sayesinde yıllardır izlemek için beklediğim filmini izlemek için bahanem kalmamış oldu.


Koku-Patrick Süskind
Can Yayınları

Yine yıllardır okunmayı bekleyen kitaplardan biri daha... Okuduktan sonra ise neden biraz daha beklemedim diye hayıflandım. Sebebi ise ben okuduktan birkaç ay sonra şahane bir kapakla yayımlanması. (O yeni kapaklı versiyonunu da almadan içim rahat etmeyecek) Muhteşem bir kitap ve harika bir kurgusu var. Açıkçası bu şekilde ilerleyeceğini tahmin bile etmemiştim. Bu ay okuduklarım içerisinde en sevdiğim oldu.


Sıkı Kontrol Edilen Trenler-Bohumil Hrabal
Everest Yayınları

II. Dünya Savaşı sonrası Çek edebiyatında önemli kitaplardan biri olarak kabul edilen 1965 yılında yayımlanan Sıkı Kontrol Edilen Trenler’den uyarlanan film ise 1968 yılında Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar ödülü almıştır.

Miloš istasyondaki ilk görev gününde oldukça heyecanlıdır. Lokomotif makisinistliğinden emekli olan babası gibi trenlerle haşır neşir olacağı için de bir o kadar gururludur. Görevi ise savaş zamanında Çekoslovaya’daki tren istasyonundan geçen trenlerin geçiş kontrolünü sağlamaktadır. Bu kısacık ve mizah dolu romanda, Miloš’un kendini bulmaya çalışmasını okurken aynı zamanda bu sessiz kasabadaki bütün hareketi ve savaşın gerçekliğini bize yansıtır. 

Kısacık bir kitap ama detaylarını hatırlayamadığım bir kitap olarak kaldı aklımda. Belki de kendimi vererek okuyamadığım kitaplardan biri. O yüzden bu kitabı tekrar okumak istiyorum. 


Koleksiyoncu-John Fowles
Ayrıntı Yayınları

Geçenlerde bu kitap hakkında kendi çapımda korkutucu bir gelişme yaşadım. Üşengeçliğimin son seviyesinde olarak okuduğum kitaplar hakkında fikirlerimi 4-5 ay sonra yazınca her şeyi çok net hatırlamıyorum ama Mayıs ayında okuduklarımı Instagram'a aktaracağım diye okuduğum kitapların konularını hatırlamaya çalışırken Koleksiyoncu ile ilgili hiçbir çağrışım aklıma gelmedi. Arka kapağı okudum, sayfalara göz attım ama kitap aklımda resmen bir boşluk olarak kalmış. Daha sonra @pinuccias ile kitapçıda gezerken bu kitabı hiç hatırlamadığımı söyleyince arka kapağı okudu hala mı yok dedi. Hayır hatırlamıyorum diye korku dolu fikirler aklımdan geçerken saniyeler içerisinde bütün kurgu gözlerimin önünden geçti ve sonunda her şeyi hatırladım. Bu durum beni o kadar çok korkuttu ki üşengeçşiğimi bir kenara bırakmamı sağladı diyebilirim.

Uzun bir girişten sonra kitaba gelecek olursak, Fowles kitaplarından önce Büyücü'yü okuyup sevince Koleksiyoncu'ya pozitif duygularla başladım. Sayfaları çevirdikçe o pozitif duygular yerini korkuya bıraktı çünkü kurgusu insanı fazlasıyla geriyor. Kelebek koleksiyoncusu Frederick, toplumda yalnızlık çeken ve insanlarla iyi anlaşamayan birisi. Piyango çekilişiyle maddi zengilinliği olup alt kültürden biri olarak sayılan Frederick, bambaşka bir kültürle yetişmiş olan sanat öğrencisi Miranda'ya rastlıyor. Frederick için Miranda bir takıntı haline geliyor, onu gözlüyor ve onu adeta bir koleksiyon parçasıymış gibi görüp bir gün onu kaçırıyor. İki kahramanın da gözünden gördüğümüz bu kitap, psikolojik gerilimin yüksek olduğu ve aynı zamanda toplumdaki sınıflanmaya dair gözlemlerin çok iyi aktarıldıp bir otorite gücüne sahip olma isteğinin ne boyutlara gelebileceğini gösteriyor. 


Duvardaki Kapı-H.G. Wells
Kırmızı Kedi Yayınevi

Babil Kitaplığı'ndan olan Duvardaki Kapı, içerisinde farklı öyküler barındırıyor. Yazarın hayalgücü ve bunu aktarırken okuyucunun aklında oluşturduğu betimlemeler fazlasıyla büyülü ve canlı. Birkaç hikaye hariç gerisini fazlasıyla sevdim ve ileri bir zamanda tekrar okuma isteği oluşturdu.


Her Marvel filmine gitmem ve izlediğim filmler de birkaç tanedir. Avengers-Infinity War, her bir karakteri görebileceğimiz ve savaşın başladığı bu filmi izlememin en büyük nedeni Doctor Strange karakteri ve Benedict Cumberbatch diyebilirim :) Bu Marvel filmleri öyle bir görsel şölen ki filmden çıktıktan sonra insanın gerçekliğe dönmesi biraz zor oluyor :)


Sinemada izlemek istediğim filmlerden biriydi ama vizyonda kaçırınca evde izledim ve iyi ki vizyonda izlememişim diye sevindiğim nadir filmlerden. Çağdaş sanat ile alakalı The Square, bence oldukça rahatsız edici ama bazı gördüğümüz sanat eserlerinin bile bizi bu kadar çok rahatsız etmesini de bir o kadar iyi yansıtıyor. 


Romantik, dönem, duygusal ve bizden olan bir şeyler izlemek istediğim bir günde Netflix'te listemde olan Kelebiğin Rüyası'nı görünce evet, aradığım bu diyerek bu filmi daha fazla ertelemek istemedim. Nasıl güzel bir filmmiş...


Breakfast at Tiffany's filmini izleyebilmek için kitabını okumayı bekliyordum ve kitap bitince ara vermeden sonunda izledim. Audrey Hepburn güzelliği gerçekten insanı büyülüyor ama film o büyük beklentilerimi karşılayamadı, aynı kitapta olduğu gibi.


Ara ara göz göze gelip ertelediğim filmlerden biri daha, Lost in Translation. Zaman zaman ruh halim seyahat etme isteği ile dolar. Başka ülkede kaybolurken o ülkede tanıdık bir şeyler hatta duygular bulmayı beklerken, karşılaştığın sürprizlerle o ülkenin seni bambaşka hissetirmesi gibi bir film arıyordum ve istediğimi tam olarak izlememe olanak sağladı. 


Son zamanlarda hızlıca ve severek izlediğim dizilerden Sex and the City'i bitirmiş oldum. Keşke birkaç sezon daha devamı olsa desem de kısır döngüye daha fazla girmeden olabilecek en iyi şekilde bitmiş oldu.


İlk sezonlarda hiç severek izlemediğim New Girl dizisine sonradan öyle bir bağımlı oldum ki 7. sezonun final sezonu olduğunu son birkaç bölüm kala öğrendim ve çok üzüldüm. Bu beşliyi fazlasıyla özleyeceğim :(

   
Mimari ve evlerle ilgili bir şeyler izlemeye bayılıyorum. Dünyadaki oldukça değişik mimariye sahip evleri gösteren bu programda İngiliz bir mimar ve İngiliz bir oyuncu evleri gezip ev sahipleriyle veya mimarlarla konuşup evleri tanıtıyorlar. İzlemesi o kadar keyifli ki program da küçük mizahlar da bulununca sanki bu evi arkadaşınız tanıtıyormuş izlenimi veriyor. Bazı evler tatmin etmeyebilir ama ben hepsini görüp, bulunduğu mekanlara da hayran hayran kalarak izledim. 


Haftalık olarak her yeni bölümünü izlediğim Once Upon A Time dizisi de 7. sezonuyla dizi finalini yapmış oldu. İlk sezonlarını büyük bir zevkle izledikçe sonraki birkaç sezonda zoraki izliyordum ama sonradan yeniden tempolarını bulduklarında finalde yaklaşmış oldu. Bitmesine üzülsem de artık bitmesi gerekiyordu ve daha fazla uzatmadan dizi de yerinde bitmiş oldu.


Ömrümde en çok istediğim şeylerden biri olan Fazıl Say'ı canlı canlı dinlemek şükürler olsun ki gerçekleşti. Mayıs olmasına rağmen, çok soğuk bir Ankara akşamında, Bilkent Odeon sahnesinde biletim o kadar iyi bir yerdendi ki Fazıl Say ile göz göze gelebiliyordunuz. İki bölümden oluşan Hermias konserinin ilk bölümünde muhteşem sesi olan Serenad Bağcan ile Fazıl Say'ın Şarkılar'nı dinliyorsunuz. İkinci bölümde ise Bilkent Senfoni Orkestrası ile birlikte Selçuk Yöntem'in hikaye anlatıcılığı, Fazıl Say, Serenad Bağcan ve İbrahim Yazıcı birleşerek müziksel doyumda üst sınıra ulaştırıyor. O kadar çok mucizevi saatler geçirdim ki asla bitmesini istememiştim. 


Görüldüğü üzere Mayıs ayı okunan birçok kitapla, biten dizilerle, izlenen filmlerle ve en çok istediğim konserlerden birine gidebilmemle muhteşem bir ay geçirdim. 

14 Ekim 2018

Okunanlar | İzlenenler Nisan '18


Monte Cristo-Alexandre Dumas
Altın Kitaplar

Benim için fazlasıyla inişli-çıkışlı bir okuma oldu, Monte Cristo Kontu. Büyük bir merakla başlayan kitap bir süre durgunlaşıyor ama kurgu o kadar harika gidiyor ki okudukça daha da güzelleşecek biliyorum ama bazı durumlarda devam ettirebilmek oldukça zor oluyor çünkü daha önce okuduklarımı bir an unutmuş hissediyorum. Fakat devam ettikçe size her şeyi hatırlatıyor zaten. Çok keyifli bir serüven oldu benim için. Nisan'dan beri filmini izleyecektim ama üzerinden zaman geçmesini istedim ve seneye izlemek üzere erteliyorum.


Günden Kalanlar-Kazuo Ishiguro
Yapı Kredi Yayınları

İngiliz malikânesi son başuşaklarından biri olan Stevens, geçmişinde tanıdığı birisini görmek için yola çıkar. Bu yolculuk halinde ise bir uşak nasıl olmalı, neler yapmalı gibi temkinli bir şekilde mesleğini anlatır. Fakat hayatına dair anlatmadıkları ise kelimelerin arkasından insanın kalbine dokunup hüzünlendiren bir şeyler barındırır. Sanırım, her insanın kendi hayat koşturmacasında üzerini kapattığı ve sonra geriye dönüp baktığında geç olduğunu fark ettiği durumları yansıttığı için Stevens’ı anlatmadıkları bu kadar çok kalbe işliyor...

Okuduktan sonra filmi olduğunu öğrendiğim bir kitap ve sanırım yıl sonuna kadar izlemiş olurum çünkü fazlasıyla merak ediyorum.


Baltasar ile Blimunda-Jose Saramago
Kırmızı Kedi Yayınevi

Bundan önce okuduğum Jose Saramago kitabından sonra bir süre Saramago okumaya ara veriyorum dedim ama yapamadım. Hem merak ediyordum hem de bu ay okuma temamla (Nobel Ödüllü Yazarlar) örtüştüğü için aldım elime kitabı. Aldıktan sonra pişmanlık başladı ama devam etmeyi sürdürdüm çünkü konu oldukça ilginç bir biçimde ilerliyordu. Yine de istediğim keyfi alamadım, Saramago okumak beni fazlasıyla yoruyor...


Sevgili-Marguerite Duras
Sel Yayıncılık

Şimdi yazmaya kalkınca fark ettim ki bu kitabı hiç sağlam kafayla okumamışım ve hakkında yazacak bir cümle bile yazamıyorum. Bu yüzden, tekrar okumak için notumu aldım.


Momo-Michael Ende
Pegasus Yayınları

Kitabı anlatacak kelimeler düşündüm, cümleler yazdım sildim... Fakat Momo’yu en iyi anlatan bu sözden başka hiçbir şeye ihtiyaç kalmıyor: “Zaman hayattır ve hayat kalbimizdedir.” 


Değişim-Mo Yan
Can Yayınları

Değişim, her ne kadar uzun öykü olarak belirtilmişse de Mo Yan’ın anılarından oluşan bir kitap. Çin’deki ve yazarın kendisindeki değişimleri anlatıyor. 

Daha önce istediğim halde hiç Mo Yan kitabı okumayıp bu kitapla başlangıç yaptığıma kendi adıma seviniyorum çünkü yazarın, yazarlık adımlarını nasıl tırmandığını öğrenmiş oldum.(Okuduğum yorumlara göre bazıları ise birkaç Mo Yan kitabı okuduktan sonra okumayı daha uygun bulmuş) Keşke biraz daha uzun anlatsa diye hayıflanmamak da elde değil ama birkaç kitabını okuduktan sonra tekrar bu kitabını okuduğumda daha farklı bir tat alacağımı biliyorum.


Mad Men'den tanıdık yüzler göreceğiniz Glow dizisini, ilk sezon pek severek izlemediğim için ikinci sezonunu izlemeyecektim. Fakat Netflix önüme Glow'u çıkarıp durdu ve ben de dizi boşluğundayken hadi izleyeyim dedim. İlginçtir ki ikinci sezonu merakla izledim ve bu sefer daha çok hoşuma gitti. 3.sezonu beklemeye başladım bile :)


Sex and The City'nin 4. ve 5. sezonlarını da çok hızlı bir şekilde bitirdim. Sona doğru gittikçe insan daha çok sevmeye başlıyor bu diziyi.


Geçen sezon Ankara'da tiyatro sinemaları gösteriliyordu ve kaçırmak istemediklerimden biri ise Hamlet ve Benedict Cumberbatch'ti. Oyunculuklar mükemmeldi. Daha da çok bayıldığım şey ise sahne tasarımı ve sahnenin kullanımıydı. Adeta bir görsel şölen ve neden bizde yok diye yine hüzünlendim. Sahne Tasarımcısı Es Devlin, muhteşem işler başaran birisi ve kısacık da olsa Hamlet ile ilgili detayları Netflix'in Abstract: The Art of Design'da Stage Design bölümünde bulabilirsiniz.

Nisan, benim için bol kitaplı bir ay oldu. Uzun zamandır böyle olmadığı için bu duruma da çok sevinerek yolculadım bu ayı :)

1 Temmuz 2018

Okunanlar | İzlenenler Mart '18



Aşktan ve Gölgeden - Isabel Allende
Can Yayınları

Şiirsel bir dille yazılmış olan Aşktan ve Gölgeden, güçlü anlatımıyla hafızalarda derin izler bırakacak türde bir kitap. Aşk kelimesini sadece iki kişi arasında geçen romantik ilişki yerine genel bir kavram olarak ele alıp betimleyen yazar, bu duygunun derinine de iniyor. Bu betimlemeyi satırlara işlerken bir yandan da dönemin baskıcı ve zorlu şartlarını tahlil ediyor. Gölgeler içindeki aşkı anlatan bu kitabı zaman zaman hüzünlenmeden bitirmemek ise elde değildi. 



New York Üçlemesi - Paul Auster
Can Yayınları

İlk kitabı okurken beni kitaba doğru çeken bir şeyler vardı, sürükleyiciydi ama ikinci kitapta bu bağ yok oldu, üçüncü de ise kitaba karşı bağı toparlamaya çalışsam da başarılı olamadım, odaklanamadım. Hakkında genelde olumlu yorumlar olan bu seride, benim düşüncelerim ise ters yönde. Zamanlama veya odaklanamamaktan oldu belki de. İleride daha sakin bir zihinle tekrar okumak için notumu aldım.


Homeros, İlyada - Alessandro Baricco
Can Yayınları

Koskoca Homeros'un İlyada'sını, sevdiğim bir yazar olan Baricco'nun 165 sayfaya kısalttığını görünce bu konu üzerine bir şeyler anlatmak için yazdığını düşünmüştüm. Kitabı açıp önsözüne okuduğumda ise Baricco bu kitabı neden yazdığını açıklıyor. İlyada'yı topluluk önünde okumak isteyip bunun üzerine ne yapabilirim diye düşünürken İlyada'nın orijinal metin olarak günümüzde, sözlü anlatıma uygun olmadığını ve fazlasıyla uzun olduğuna karar verip İlyada'nın özünü koruyarak kısaltmalar yapar. Sonucunda ise dinleyiciye anlatmak için uygun olduğunu düşünüğü bu kitap ortaya çıkmış. 

Daha İlyada'yı okumadığım için bu kitapla kendimce karşılaştırmasını yapamayacağım ama Baricco'dan okurken istediğim duyguyu alamadım. Belki de gerçekten bu metni dinlesem bana daha farklı hisler bırakırdı, kim bilir. 
   


En sevdiğim dizilerden biri olan Mozart in the Jungle'ın 4. sezonunun yayınlandığını görünce hız kesmeden izledim. Diğer 3. sezon daha çok Rodrigo'nun üzerinden ilerken, bu sezonda Hailey'ı ön planda görüyoruz. Onun duyguları, onun hayalleri, onun başarmaya çalıştıkları... Bu sezon, insan zamanı gelince kendi arayışına girince nasıl bazı şeyler alt üst olup zamanı geldiğinde ise yolunu bulursa o hisleri veren güzel bir sezondu. 


Yoğun bir zamandan geçerken yeni bir diziye başlamak istemediğim için Sex&the City'e kaldığım yerden devam ederken ikinci ve üçüncü sezonu hemen geçti bile.


Her bölümü nasıl böyle güzel, nasıl bu kadar duygu dolu olabilir. İkinci sezon, seyircinin beklentileri gösterirken öyle bir yerde bitirdiler ki bizi daha da ağlatacaklarının haberini verdiler. 



Akün Sahnesi'nde her pazartesi İngiltere'nin National Theatre'nda oynanan oyunların birçok kamera açısıyla adeta sinema etkisi veren bu tiyatro sinemalar gösteriliyordu. İlk gösterim olarak Amadeus perdedeydi. Arayla birlikte 3 saat süren bu oyunu her zaman gözlerim tam açık olarak izleyemedim. Bazı sahneler yavaş ilerliyordu ama öyle anlar geliyor ki büyülenerek izledim. Oyuncu performansları, kostüm, sahne her şey o kadar mükemmeldi ki biz de neden böyle tiyatro yok diye insan üzlüyor. Tiyatro sahnesinin dinamik tasarımına bayıldım. Oyuncular da o sahneyi öyle bir şekilde kullanıyor ki sanki az önce o sahne bambaşka bir hale bürünmemiş gibi. Uzun soluklu olmasına rağmen bin kere izlemeye değerdi. Umarım bir gün sinema olarak değil de İngiltere'de kendi gözlerimle izleme fırsatım olur. 

18 Mayıs 2018

Okunanlar | İzlenenler Şubat '18

Yine geç kalmış bir blog yazısından merhaba :) Aylık olarak yaptıklarımı topluca bir arada görmek hoşuma gitse de blog yazmak için üşendiğimi fark ediyorum. Üstünden aylar geçse de yine de buraya yazmaya devam edeceğim :)


Dava-Franz Kafka
Can Yayınları

Kafka'nın kitapları beni her daim korkutur, almaya bile çekinirdim. Bu durum Kafka okumadan, onun kitapları hakkında binlerce yorumun önüme düşmesi ve genel durum hepinizin bildiği gibi. Ben de önyargım nedeniyle hala okumayı düşünmüyordum ama ay içinde Dava'nın uyarlandığı oyun olan Joseph K.'ya gideceğim için okudum. Benim için zor ve karanlık bir okuma olsa da yine de kitap aktı. 


Acı Çikolata - Laura Esquivel
Can Yayınları

Alt başlığındaki yemek tarifleri, aşk öyküleri ve kocakarı ilaçları barındıran her şeyi vadediyor Acı Çikolata. Çok rahat ve keyifle okunan bu kitabın her bölümü bir yemek tarifiyle başlayıp daha sonra anılara ve aşk öyküsü hakkında gelişmeleri anlatıyor. Sımsıcacık olan bu kitabı okurken elimden bırakmayı hiç istemedim.


Nam-ı Diğer Grace-Margaret Atwood
Doğan Kitap

Bu kitabı okumak için öne çekmemin önemli nedeni dizisini izlemek istediğim içindi fakat üstünden yaklaşık 3 ay geçse de elimdeki dizileri bitirmek istediğim için daha diziye başlayamadım. 

Nam-ı Diğer Grace gerçekleri temel alan kurgu ürünü bir kitap. Ana karakter olan Grace Marks, 16 yaşında cinayet vakasıyla idam cezası ile yargılanarak 1840’lı yıllarda Kanada’da herkes tarafından kötü bir kişi olarak bilinmektedir. Neden bu cinayet davasının içinde, neden bunu yaptı gibi soruları sorarken Grace’in bütün hikayesini dinlerken buluyoruz kendimizi. Atwood’un kalemiyle bir noktadan sonra hikayeye dahil olup Grace’in basit(!) yaşamını daha fazla merak etme ve sorularımızın cevabını öğrenme dürtüsü gittikçe artmaktadır. Tarihte boşlukları olan bir olayı Margaret Atwood kendi yorumunu katarak, kurguyu öyle bir bütünleşik hale getirmiş ki kitabı sevmemek elde değil.


Cam Kent/New York Üçlemesi-Paul Auster
Can Yayınları

Üçlemeyle ilgili genel paylaşımımı diğer aya yapacak olsam da serinin başlangıcı olarak bu kitap ilgimi çekmeyi başarmıştı.


Kirpinin Zarafeti-Muriel Barbery
Kırmızı Kedi Yayınevi

Instagram'da bu kitabı okumaya başladığım da kitabın güzelliği ile ilgili bir çok mesaj aldım. Bu durum ise okudukça beni daha çok heyecanlandırdı. Gerçekten kitap bittiğinde de herkesin neden bu kadar çok sevmiş olduğunu anladım. Kısaca bahsedecek olursam: 54 yaşında entelektüel bilgi birikimini dış dünyasına yansıtmayan bir kapıcı kadın ile 12 yaşında intihar etmeyi düşünen bir kızın hayatlarındaki olayları ele alıyor. Hayattaki o küçük mutlu anları, her şekilde karşımıza çıkan güzelliği, farklı kültürlere ait hoş sohbetleri, beklemediğimiz olayların kesişimini ve hiç ummadığımız anda karşımıza çıkan minik heyecanları barındırıyor Kirpinin Zarafeti.


İpek-Alessandro Baricco
Can Yayınları

Baricco’nun kitapları kısacık gibi görünse de derinden etkileyen şiirsel satırlarıyla sanki yüreğimiz bu kitapla tamamen dolmuş gibi hissettiriyor. İpek böcekçiliği için Avrupa’dan Japonya’ya kadar yolculuk yapan ve bir süre sonra ipek böcekçiliği sadece onun için araç haline gelmiş bir adamın hikayesi.


Bu ay tiyatroyla dolu dolu geçti ve en merak ettiklerimden olan Kürk Mantolu Madonna oyununa gittim. Oyuncu kadrosuna, oyunun temposuna, kitaptan resmen birebir aktarılmasına diyecek hiçbir şeyim yok. Böyle byük bir oyun beklenti çok fazla oluyor ve istediğimi alamadığım durumlarda üzülüyorum: 1. Maria Puder rolünden istediğim duygu yoğunluğunu alamamam. 2. Dekor olarak beni heyecanlandıramamış olması. Elbette kitabı en iyi şekilde uyarlayabilmek için büyük bir emek olduğu ortada ama dekorda genel olarak eksik olduğumuzu düşünüyorum. 


Dava'dan uyarlanan Joseph K. oyununa Odtü KKM'de gitme fırsatı yakalayabildim. Yuvarlak bir sahne kurulmuş olan oyunda her şey bu dairenin içinde gerçekleşiyor ve oyuncular bir an olsun sahneden ayrılmıyor. Dava'nın modern versiyonunu ortaya koyulmuş ve kitapta beklediğim sahneler burada yoktu maalesef. Çok sevdiğim bir uyarlama değildi ama Didem Balçın'ın performansına hayran kalmamak elde değil.


Belgesel tadında işlenen Göçmenler için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Genco Erkal ve ekibin sunduğu performans izlerken insanın boğazını düğüm düğüm yapıyor. 


Evde film izlemek istedim ama ne izleyeceğimi bulamayınca belki sinemaya Darkest Hour izlemeye giderim diye öncesinde geçen yıl fırtınalar estiren Dunkirk'ü izlemek istedim. Savaş ortamını kan, silah yoğunluğu olmadan en iyi böyle gösterilebilirdi herhalde. 


The Shape of Water'a gidecekken Ben, Tonya filmine giderek iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. 90'lı yılların başında buz pateninin  efsanevi ismi ve büyük bir skandalda ismi olan Tonya Harding'in hayatını anlatan biyografik bir film. Tonya'nın yaşadığı her duyguyu ekrana aktaran ve heyecanı hiç bitmeyen bir film. En zorlu ve şiddet içeren durumlarda bile tuhaf bir şekilde insanı güldürebiliyor. Buz pateninin bütün zarifliğini yıkan ve tersini de göstermeye çalışan çok beğendiğim bir film oldu.


Oscar ödülleri sırasında adını sıkça duyduğumuz bir film olan Three Billboards Outside of Ebbing, Missouri bayılarak izlediğim, bütün duyguları o kadar net ve doğal bir şekilde aktarıyor ki filmin parçası olmamak elde değil. Frances McDormand'ın oyunculuğu ise kendini mükemmel bir şekilde belli ediyor.


Şubat ayı ne kadar kısa olsa da benim için her yere yetişmeye çalıştığım ve hiçbir şeyden eksik kalmamaya çalıştığım mükemmel bir ay oldu. Güzel kitaplar, güzel oyunlar ve güzel filmlerle biten bir ay... 

15 Nisan 2018

Okunanlar | İzlenenler Ocak '18


Thaïs- Anatole France
Altın Kitaplar

Bu yılın okuma listesini büyük ölçüde geçen yıl olduğu gibi 1001 kitaplar oluşturuyor. Geçen yıl 17 kitap üzerinden gitsek de bu yıl belli kategorilere göre aylık okuma listesi oluşturuyoruz. Bu ayın teması ise orijinal dili Fransızca olan bir kitap. Ben de bunun için hemen sahaf kitaplarıma başvurdum. 

Tek bir kitap görünümünde aslında iki kitabı bir arada barındıran Anatole France'in bu eserinde ilk  bölümü Thaïs, ikinci bölümü de hikayeleri oluşturuyor.Thaïs güzelliği ile dillere dolanmış, yetenekleri ve büyüleciliği ile herkes kendisine mest olmuştur. Paphnutius ise Thaïs’i yaşadığı bu dünyadan, sadece güzellik, zevk ve paradan oluşan bu yaşamdan kurtarmak ister. Bu kurtarışı, ruhani yolunda en büyük gayesi edinmiştir.

Thaïs, genel olarak sürükleyici ve abartısız anlatımlardan uzak, şaşırtıcı bir kitap. Fakat hikayeler kısmını ise pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim.


Bir Tablo Satıcısının Anıları-Vollard
Doğan Kitap

Portakal'ın Yüzyılı için çıkan bu 4 kitaplık seride, okuduğum üçüncü kitap olan Bir Tablo Satıcının Anıları, Vollard'ın sanat dünyasına ait gözlemlerini anlatır. Yakın geçmişte, büyük sanatçılarla aynı dönemde yaşayan Vollard, anılarını birinci ağızdan anlatır. Özellikle empresyonizm döneminin sanatçılarıyla iç içe olması, o dönem sanatçılarının yaşadığı zorluklarını, elde ettikleri başarıları yakından görüp kaleme almıştır. Dönem sanatçılarından Degas ve Cezanne olan yakınlığı, anılarının da büyük bir bölümünü bu sanatçıların hayatları oluşturmuştur. Ayrıca, dönemin büyük bir koleksiyoneri olan Vollard, Van Gogh, Gauguin, Picasso ve Matisse'in eserlerini sergilemenin yanı sıra Manet, Monet, Renoir, Cezanne gibi birçok sanatçının eserini de satmıştır. 

Sanatçılarla dolu bu güzel anı kitabı, sanat tarihi okumaları yapanlar için büyük bir keyif verecektir. 


Woody Allen'ın yönettiği Kate Winslet ve Justin Timberlake gibi oyuncuların kadroda olduğu ve Amazon Stüdyolarında çekilmiş olan bir filmi izlemeden afiş ve kadro üzerinden etkilenmiştim. 1950'lerde Coney Island'da geçen film, atlı karınca operatörü olarak çalışa bir adamın ve karısı ile birlikte yaşadıkları tepetaklak hayatı ele alan bir film. Woody Allen'ın Cafe Society'den sonra bu film oldukça iyi geldi ama yine de genel beklentileri karşılamayabilir. 


Bu filmin proje fikri ilk yayınlandığındann beri filmin vizyona girmesini dört gözle bekliyordum. Yağlı boya ile yapılan 65.000 kare ve 853 tablo ile içinde müthiş bir emek barındıran Loving Vincent, bekleneni fazlasıyla veriyor. Van Gogh'un hayatını ölümünün sırrı ile keşfetmeye başlayıp, başkalarının gözünden Van Gogh çizimleriyle gördüğümüz bir film. Bütün sahneler adeta bir görsel şölen ve sahneler arası geçişler ise bu şöleni taçlandırıyor.


The Greatest Showman, gidip gitmemek arasında karar veremediğim bir film oldu. Öyle ki filmin seansı yeni başladığında bilet alıp son dakika kararıyla izlemeye başladım. Müzikal filmleri çok severim ama bunda neden şüphelerim vardı hiç bilmiyorum. Sinemadan çıkarken iyi gitmişim dediklerimden oldu. 


Daha önce Sleepless in Seattle'ı izlememiştim ve bir akşam yine 90'lar esintisi istediğimde bu romantik filme yer vermek istedim. Bu filmlerin insanda bıraktığı hisler o kadar güzel oluyor ki. 


Yine heyecanlı bir sezon yaşatan Outlander'ın 3. sezonunda, en sevdiğim dönemlerden olan 1940 esintilerini görüyoruz. Başlarına daha ne gelebilir ki diye düşündüğümüzde aslında yaşayacakları hiç bitmiyor ama sonunda hiç ayrılamıyorlar elbette. 4. sezonunu iple çekiyorum.


Black Mirror'ın bir sezonunu bir oturuşta bitiremiyorum çünkü her bölümü beni o kadar çok geriyor ki ara vermeden izleyemiyorum. 3. sezonunu Ocak'ta bitirsem de 4. sezonuna başlayacak cesareti şu an kendimde göremiyorum.


The Crown, Netflix'in başarılı yapımlarından biri ve 2. sezonunu da yine dolu doluydu. Bu sezonda, Kraliçe'nin kadınlık yönünün daha ağır bastığı bir sezon görüyoruz. Ailesiyle ilişkileri, yaşadığı zorlu hamilelik dönemi, eşiyle olan ilişkileri gibi. Sevdiğim bir sezon oldu.


Cable Girls ya da orijinal adıyla Las Chicas Del Cable, Netflix yapımı İspanyol dizilerinden biri. Şimdilik 2 sezonu bulunan dizi, tam bir entrika dizisi desem yanılmış olmam umarım. O kadar entrika dolu bir dizi ki hiçbir bölümü sakin geçmiyor :) 1920'lerin Madrid'inde geçen dizi hem dönem dizisi olması hem de heyecanı hiç bitmediği için sevdiklerimden oldu. 


Türkiye genelinde Ocak ve Şubat ayında herkesin dilinde olan tek bir dizi vardı: La Casa de Papel yani Money Heist. 7 bölümünü üst üste izleyebildiğim bir gün oldu ve tabii caizse diziyi silip süpürdüm. Olumlu yorumlar çok olsa da bir o kadar olumsuz yorumlar da var. Ben ise fazlasıyla sevdim, müziğiyle, kurgusuyla, oyuncularıyla ve İspanyolca olması daha da sevdirdi.